Şehrin gecesi en kesif sokağında, dudaklarıma asılmış ifritlerle...

Telefonuma gelen mesaj buydu, saat: 03:29.

Ellerimin benden bağımsız gardıroba yöneldiğini, iki parça kıyafeti bedenime giydirdiğini gördüm.

Sonra bir puslu aynanın karşısında sarıya çalmış tenimi, içlerinde karamsarlığın rüzgarına boyun eğmiş titrek mum alevlerini taşıyan siyah gözlerimi seyrettim; aynadaki kadın keskin yüz hatlarının bitiminden başlayan tatlı bir pembeye çalan yumuşak dudaklarından memnun değilmişçesine tek kaşını havaya kaldırdığında yitirdiğim odağımı.

Karanlığın perdesi dolandı çıplak beyaz omuzlarıma, pelerinim oldu.

Kayıp ruhların el ele tutuştukları yıkık bir kulübenin önünde soluklandım. Ciğerlerim küf kokusunu özümsedi, dudaklarım kıvrıldı.

Bir ahtapotun kolları dolandı boynuma, o sokağın girişinde. Bir filin ayağı ayaklarım üzerine sabitlendi, bir kırkayak yuttum da bademciğime sardı bacaklarını ve sallanmaya başladı.

Saat 04:12

Mezarlığın girişinde, ellerinde soluk papatyalar.

Gözlerinin kahvesi bulanık, sağ kaşında keskin bir yara.

Ölü adamın kalbi boş, gömleğine rüzgar vurdukça kumaş o derin göğüs çukuruna düşüyor.

Kupkuru dudakları, dişleri arasında kurtçuklar oynaşıyor.

Saat 06:37

Gerisingeri dönüyorum, tabutuma.

Kulaklarımda onun sesinin verdiği sızı.

Karanlığın pelerini Güneş ile eridi, çırılçıplağım.

Tüm insanlık utanıyor benden, üzerlerine doladıkları yalan kabukları su geçirmez, solmaz kumaştan.

Bense fakirim, sığıntıyım aralarında.

Sığıntı...